Showing posts with label writing. Show all posts
Showing posts with label writing. Show all posts

Saturday, May 8, 2010

Biz.

Bu yazıyı okumadan önce Septik Baykuş'u okuyun: "Paganlar Evrime İşaret Etti ve İlk Prokaryot Doğdu"

Yaşam'a değer veriyoruz.
Yaşam'ın sadece insandan geldiğini sanarak yapıyoruz bunu.
Yaşam biz değiliz. Sadece bir parçasıyız onun. Milyonlarca yıl boyunca bir çok canlı türü ortaya çıktı ve bir çoğu yok oldu ve yerlerine yenileri geldi. İnsanlık yok olursa ne olur ki? Doğa yaşamaya devam edecek.
 Bir işe yaradığımız yok, insanoğlu pesimist bir yaratık ve biz yok olduğumuz anda yaşam varolmaya rahat bir nefes alarak devam edecek.

Doğanın boğazına oturmuşuz, boğuyoruz. Suyunun içine işiyoruz, yemeğinin içine tükürüyoruz. Doğa anaya her gün, her saniye tecavüz ediyoruz, en vahşi ve iğrenç şiddet duyguları ve nefret ile. Doğa ana ağlıyor, yavruları bir tek kötü çocuk insan yüzünden yok oluyor teker teker. Ama var olan her şeyden daha sabırlı olan doğa ananın sabrı da tükenecek. O değişimlerin kendisi, değişime kucak açıyor. Ama biz onun hain çocukları insanlar, bu değişimi durdurmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Bir gün doğa ana bizi bizim için korkunç bir gürültüyle ama kendisi için sakin bir müzikle bizi bağrına gömecek ve yaşamımızı sonlandıracak. Diğer çocukları için.

Tanıdığım, çok zeki otistik bir çocuk var. Gelişimine olabilecek en iyi şekilde devam eden bir çocuk. Annesine insanların besin zincirinin neresinde yer aldığını sormuş. Annesi cevap vermiş, insanların besin zincirinin en üstünde olduğunu, hiç bir hayvanın onları yemediğini açıklamış. Çocuğun cevabı şu olmuş: "A, evet. Anladım. İnsan filmlerdeki kötü adam gibi yani". Evet, öyleyiz. Dünyanın, yaşadığımız toprağın, annemizin en büyük düşmanı, tetikçisi, tecavüzcüsüyüz. Ondan nefret edercesine karnını, rahimini, gözlerini, ellerini kesiyoruz, deşiyoruz. 

En büyük hayalim, insanoğlunun annesini yok etmek için yarattığı o pis hastalıklı şehirlerinin üstünde bir ormanın filizlendiğini görmek. Ondan sonra ölümüm huzurlu olacak.

Ve Kıyameti Bekleyenler, ruhlarının huzura kavuşup öleceğini, hesapların kapanacağını sananlar çok yanılıyorsunuz. O hesap kapanmayacak. Siz günahsızlığınıza sığınırken, en büyük günahları işlediğinizi unutuyorsunuz. Gerçek Tanrı, doğa anaya tecavüzden suçlusunuz. Onun çocuklarını öldürdüğünüz için cinayetten suçlusunuz, canlıların yaşam alanlarını çaldığınız için hırsızlıktan suçlusunuz. Hepimiz gibi. Sadece annesinin koynunda ona saygı duyarak avlanan ve barınan, nefes alan, yok etmeye yüz tuttuğumuz tek masumlar huzurlu olacak uykularında.
 

Monday, November 23, 2009

Fuchsia & Steerpike

...çektiği acıya karşın büyülenmiş gibi onu seyrediyordu. Sanki başka bir dünyadan gelmiş, farklı yapıya sahip, daha akışkan hareketli, daha soğuk, daha sert, daha hızlı birini izliyordu. İçi Steerpike'ın hareketlerindeki soğuk kesinliğe başkaldırıyordu, ama kendisinden böylesine farklı olan o yabancıyı kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla izlemeye başlamıştı...

Thursday, October 29, 2009

"A road is an identifiable route, way or path between places." -Wikipedia.




You road I enter upon and look around,
I believe you are not all that is here,
I believe that much unseen is also here...
Walt Whitman- From Song of the Open Road

...I was going south and west, because if I went south or east I would run out of world too soon...
Neil Gaiman - Bitter Ground

Thursday, May 1, 2008

May Day

Hava enfes. Nasıl olmasın ki? Mayıs'tayız. Baharın en harika ayı. Herkesin içinde rahatlık var. Hayvanlar mutlu. Hatta kuşlar ötüyor, ağaçlar yemyeşil. Canlıların hepsi üremeye vermiş kendini. Cafélerin hepsinin kapıları ardına kadar açılmış, dışarıya masalar yerleştirilmiş. Müşterilerin ayaklarının arasından kediler geçiyor. Sokakta çocuk sesleri dolaşıyor. Dondurmalar yeniyor, meyveler tadlarının en güzel olduğu mevsimde.

Bu harika ayın ilk günü bugün. Herkesin yıl içinde beklediği tarihlerden biri. Ama nedeni bu harika olayları kutlamak değil. Bugün 1 Mayıs, İşçi Bayramı.Yataktan kalkarken bunu bilerek uyanıyorum. Kazancı Yokuşu'nda oturduğum için. Ama gerçek Kazancı Yokuşu değil benim oturduğum yer. Herkesin bildiği, Kanlı Mayıs'ın Kazancı Yokuşu değil. Gerçek Kazancı Yokuşu artık Osmanlı Yokuşu olarak geçiyor. Onun paralelindeki sokaksa benim oturduğum 'temiz' ve 'yeni' Kazancı Yokuşu. Karanlık tarihe çekilmiş bir kamuflajın tam göbeğinde uyandım bugün.

Düşündüğüm ilk şey bugünün hiç de olaylı geçmeyecek olduğuydu. Geçemezdi ki... Bu harika sabah... Odamın içine dolan güneş. İçimi ısıttı. Salona gittim. Mehmet ordaydı. Bütün camlar da açık. Geçen sene olduğu gibi camımızda patlayacak gaz bombaları yoktu demek ki! Harika. Belki en sonunda bayram nasıl kutlanır, öğrenmişti birileri. Evet, kulağa fazlaca saf geldiğini biliyorum. Ama bu o kadar saf ve temiz bir bahar sabahıydı ki... Ona uyum sağlamamak mümkün değildi benim için.

Ama Mehmet sokağın girişini polisin kapattığını ve kimsenin ordan çıkamadığını söyledi. Şok olmuştum. Kendi hapishaneme baktım. Evimden, sokağımdan çıkamıyordum. Neydi bu şimdi? Kim, hangi hakla beni evime kilitliyordu? Ve neden? 1 Mayıs olduğu için mi? Kendi bayramlarını istedikleri gibi Taksim Meydanı'nda kutlaya o adamlar, bugün hangi cürretle işçilerin, o sokağın gerçek sahiplerinin kendi bayramlarını kutlamasını engelleyebiliyorlar? Sözde bizi koruyacak olanlar, nasıl ellerinde silahlarla özgürlüğümüze böyle kolayca müdahale edebiliyorlar?

Mehmet gitti, babam uyandı hemen ardından. Televizyonu açtık. CNN Türk'te haberleri izlemeye başladık. Taksim'in her yeri sanki savaş bekleniyormuş gibi abluka altına alınmış. Sloganları, pankartlarıyla gelen insanların karşısında silahları, kalkanları, panzer ve gaz bombalarıyla polisler. Gerçi insanlar gelemiyor ki hiç bir yere. Veya gidemiyorlar. Ursula LeGuin insanları içeri kapatmak ve dışarıda bırakmanın aynı şey olduğunu söyler. Hepimiz hapis olmuşuz, copları ve tüfekleriyle polisler de gardiyanlarımız. Kaçış ihtimalinden korkuyorlar. Ama elimize kaçmaktan başka şans da vermiyorlar. O sokakları inşa eden insanların oraya ayak basmasını engelliyorlar. O da yetmezmiş gibi DİSK'in önünde yapılan eylemleri de engelliyor ve bir de DİSK binasına göz yaşartıcı gaz sıkıyorlar. (ki bu en kötüsü de değil. Bir de Şişli Etfal Hastanesinin acil bölümü nasibini aldı bu gaz bombalarından.)

Ama başarılı oldular. Kimse Taksim'e gidemedi. Gitmeyi deneyip de başarısız olmadılar en acısı. Gitmekten vazgeçtiler. Gerçi şaşırdığımı da söyleyemem. DSP otobüsünün tepesinden açıklama yaptıklarını unutmamak gerek.

Bütün gün evde kalamadık. Arka sokaktan Cihangir Caddesindeki Baykuş'a gitmek üzere ayaklandık. Mavi şeytanlara baktım aşağı inince. Sanki piknikteymiş gibi oturmuşlar bizim sokaklarımıza. Keyiflerine bakıyorlar. Ne hakla benim Taksim'e çıkmamı engelledikleri bir kez daha aklıma geliyor ister istemez.

“Kendimi hiç de güvende hissetmiyorum” diyorum babama. “Tam tersine... Ellerindeki o silahlarla her an, her hangi bir şeyi bahane ederek saldırabilirler bana.” Baykuş'a varıyoruz. Cihangir caddesi güvenli. Polis yok.

Dışarıya oturuyoruz. Kahvaltı söyleyip kedi seviyoruz. Her şey iyi güzel derken bir grup eylemcinin sesleri duyuluyor. Ilk görünen dalgalanan kara bayraklar. Evet, anarşistlerin yolu buraya düşmüş. Eh... Su akacak bir yatak bulur kendine. Polislerin olmadığı bir yer elbet bulacaklardı. Sokakta ıslıklar ve destekle karşılandılar. Yanımda babam “Tamam da. Sıkışacaklar burada” dedi. Evet. Cihangir Caddesi güvenli. Ama çıkışı değil.

Fazla zaman geçmedi. Hemen karşıdaki merdivenlerden gaz yükseldi. Herkes koşuşturmaya kaçmaya başladı. Biz de içeri girdik.

Şimdi de dükkanın iç tarafında oturmaya zorlanmıştık.

Taksim Meydanı'na çıkan bütün yollar tıkalı, İstiklal Caddesi'ndeki gruplara sık sık gaz bombası sıkılmakta. Gerçi polislerden göremiyoruz eylemcileri. Koyu mavi-beyaz renkleri hakim her yere. Sıkı yönetim var sanki.

Kuşlar daha fazla ötemiyorlar çünkü tepemizden geçen helikopterler korkutuyor onları. Çocuklar koşturduğu zaman anneleri engelliyor onları eylemcilerin sesi duyulduğunda. Ama eylemcilerden korumak için değil, onları takip eden polislerden korumak için. Bakan Çelik 1 Mayıs olaysız geçtiği için sevindiğini belirtiyor. Evet. Tabii ki bir kaç kişinin biber gazından bayılmasının bahsini yapamaz. Emekçilerin bayramlarını istedikleri gibi kutlayamadığından da bahsedemez. Olaysız öyle mi? Bu baskı bir olay değilse ne? Bu baskı büyük bir şiddet değilse ne?

Kaldırım taşlarını yerlerinden söküp polislere fırlattılar. “Kaldırımların altında toprak var.” Bunun üzerine 'provakatör' dendi onlara. Ne hakla? Slogan attıkları her yerde üzerlerine gaz sıkan sen ne hakla onlara provakatör dersin? Bilmiyorlar mı eğer orada polisler olmasaydı olaysız bir şekilde günün biteceğini. Tabii ki biliyorlardı. Bu kadar açık bir şeyi görmemek mümkün mü? Amaç da bu değil mi zaten. Onların kaldırım taşlarını fırlatmasını istiyorlar. Ki, 'bakın görün. Iyi ki ordaydık. Daha kötü şeylerin olmasını engelledik' diyebilsinler. Daha sonra büyük bir yüzsüzlükle çıkıp, sanki vahşetin nedeni eylemcilermiş gibi suçlamalarını sunabilsinler. Ve sonra bu faşizmin kanıtı olarak, kimseye kendi sesini çıkarma hakkını veremesinler.

Paranoya taklidiyle, baskı uygulayan bu insanların artık barajın taştığı zamanki öfkesini yaşama zamanı geldi. Etki ve tepki dünyanın kanunudur. Ve uzun zamandır tepkilerimiz bastırılıyor. Öfke gittikçe artıyor. Her gün yeni bir göz açılıyor. Uyanış hızlanmalı. Her şey apaçık ortada. Sadece bakmak gerekli.

Saturday, April 26, 2008

MR. FREEDOM





Fotoğrafçılığıyla tanınan William Klein'ın az sayıda filminden biri olan Mr. Freedom, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikasına ironik bir bakış atmış zamanında. “Özgürlük” kavramının ABD'nin ellerinde aldığı şekli belki de en iyi yöntemle sunuyor önümüze. ABD'nin silahını elinden alıp gerisin geri saplıyor.
Her sahnesinde güldüğünüz ve eğlendiğiniz bu film pek de komedi filmi sınıfına girebilecek bir eser değil. Ne kadar eğlenseniz de, olayın ciddiyetinden kopamıyorsunuz. Üstelik 1969 tarihli bir filmin ciddiyetini bu şekilde koruması ister istemez düşündürüyor insanı. Neden değişmedik? Neden 40 yıl sonra bile hala aynı yerdeyiz?
Filmde ilk olarak gözümüze çarpan şey, her şeyin iki tarafa ayrılmış durumda olması. “Kızıllar ve Mavi-Beyaz-Kırmızılar”. Filmin baş kahramanı Mr. Freedom ise Amerika'nın özgürlük savaşçısı, Mavi-Beyaz-Kırmızıların en ünlü kahramanı; bir nevi Superman. Amerika'nın dünyayı kurtaran süper-adamlar fantezisiyle bol bol dalga geçilmiş filmde. Özellikle süpermarket olarak tasarlanmış bir Birleşik Devletler Konsolosluğunda, büyükelçinin Mr. Freedom'a “Batman nasıl?” diye sorması bu benzetmenin aydınlığa kavuşmasını sağlıyor adeta. Mavi-Beyaz-Kırmızı kostümünün içindeki (ki sözü geçen kostüm bir Amerikan Futbolu formasıdır) Mr. Freedom ile Superman arasındaki bağ açığa çıkıyor.
Gerçi Superman'in suçu neydi ki? Masumların hayatını kurtarmaktan başka? Bu noktada Mr. Freedom'ın abartmalarla dolu olduğunu hatırlatalım ve devam edelim: Superman aslında Amerikan Rüyası olarak bilinen, sömürerek yaşama rahatlığını savunuyordu. Aynı Mr. Freedom gibi...

Filmin ele aldığı esas nokta Amerika'nın dış politikası. Özellikle “demokrasiyi götürme” yöntemi. Filmin çekildiği dönemde Vietnam'a demokrasi götürülüyordu, günümüzde ise söz konusu demokrasi Irak'a götürülmekte.
Mr. Freedom'ın sık sık dile getirdiği bir ifade vardır. Her yeri bombalamak, her farklı düşüneni öldürmek gereklidir ki, insanlar şiddetin aslında bir şeyi çözmeyeceğini anlasınlar. Bunun için “özgürlük” kelimesini ileri atar. William Klein tam olarak bu noktada kendini gösteriyor. “Özgürlük” sadece bir kelimedir. Zira sosyalistler Mr. Freedom'a karşı olan eylemlerinde “Özgürlük'e Hayır!” sloganları atarlar. Buradaki tezat gözden kaçabilecek gibi değil. Özgür olmak için aslında “özgürlük” kelimesine ihtiyaç yoktur.
Üstelik sürekliliği devam eden sadece politik eleştiriler değil. Hollywood klişeleri de arada geçen 40 yılda güncellik kazanmış değil. Dünyayı kurtaran Amerikalı, aşık olduğu kadın, en yakın dostunun düşmanı tarafından acımasızca öldürülmesi... Bunların hepsi herkesin bir şekilde tanıdığı olaylar. Otel odasındaki Mr. Freedom'a getirilen kahvaltının içinde aslında zehir olduğunun anlaşılması ve uyanık (!) Mr. Freedom'ın yemeği getiren hizmetçiye zehirli olan omleti yedirmesi çok gördüğümüz sahnelerden başka biri tabii ki. O odadaki ölülerin sayısının giderek artması (dolapta saklanan Rus Ajanı) ve Mr. Freedom'ın istifini hiç bozmadan gününe devam etmesi de bu klişenin güçlenmesini sağlıyor. Zira bildiğimiz gibi Hollywood filmlerinde insan öldürmenin ne kadar kolay olduğu ortada.
Klein, insanların beynindeki yerleşmiş kalıpların eleştirisine Hollywood ile başlıyor ve televizyon dünyasıyla devam ediyor. Filmdeki ses kullanımı o kadar amatörce ki bilinçli bir amatörlük olduğu ilk duyumlarda anlaşılabilir. Sık sık senkronizasyonun tutmadığını, seslerin soğuk ve yapay bir tonla bize ulaştığını görüp duyuyoruz. Eski Amerikan televizyon dizilerinin başarısız seslendirmeleri geliyor ister istemez akla.
Amerika'nın en büyük kahramanı olan Mr. Freedom adaletin savaşçısıdır. Öldürerek, saldırarak, marşlar söyleyerek amacına ulaşma peşindedir. Kadınların sevgilisidir. Büyük bir binanın içine girer, bir odacığa kapanır ve bir “doktor”dan talimatlarını alır (tekrar; ne kadar tanıdık öyle değil mi?). Doktor, Freedom'ı Fransa'ya gönderir. Fransa, kızıl “şeytanlar” tarafından ele geçirilmek üzeredir. Fransızlar başbelası olsalar da komünizmin boyunduruğu altına girmelerine özgürlük adına izin verilmeyecektir.
En yakın arkadaşı olan Kaptan Formidable, Fransa'da “Rus Köylü” tarafından öldürülmüştür. Mr. Freedom, Rus Köylü'nün ve adamlarının kökünü kazımak için gittiği Fransa'da, Formidable'ın karısı Marie-Madeleine ile tanışır. Marie-Madeleine seksi elbiselerinin altında bir “Freedom” mayosuyla dolaşmakta ve her fırsatta bu mayoyu teatrallikle ortaya çıkarmaktadır. Marie-Madeleine sayesinde Mr. Freedom, Fransa'daki Freedom ordusuyla tanışır. Bu cesur adamlara Amerika'dan gelen, içinde kalem şeklinde bombalarında bulunduğu birer savaşma seti verir. Bunula herkes savaşa hazırdır ve Fransa'ya özgürlük ve demokrasi götürülecektir. Rus Köylü'nün ise yalnız olmadığı ortaya çıkar. “Kızıl Çinli” de ordadır. Rus Köylü'nün Mr. Freedom ile anlaşma yapmaya yeltenmesi onu kızdırmıştır. Rus Köylü, kocaman kırmızı bir kostümün içerisindeyken, Kızıl Çinli devasa bir robotumsudur.
Mr Freedom, Rus Köylü ile görüşmeye gider ve bir tabelaya çarparak kendini ciddi şekilde yaralar. Rus Köylü, onu tedavi eder. Amacı Mr. Freedom'ı anlaşma için ikna edebilmektir. Mr. Freedom kaçar ve kaçmasına Rus Köylü'nün isteğiyle yardım eden Rus ajanı Kızıl Marie'yi de öldürür. Fakat bu hareketi Kızıllar tarafından hoş karşılanmaz ve sonuç olarak Kızıllar, Freedom karargahına saldırmaya başlarlar. Bu sırada Mr. Freedom'ın aşık olduğu kadın olan Marie-Madeleine'in aslında bir Rus ajanı olduğu ortaya çıkar. En sonunda ise Kızıllar karargahı bombalayarak yok eder. Mr. Freedom, harabenin ortasında, bir kolu kopmuş bir şekilde yatarken kolunun içinden çıkan kablolar gözümüze çarpar. Kanı akan, maço, tamamen yozlaşmış olsa da duyguları olan bu karakter bir robottan başka bir şey değildir.
Sonuç olarak kapitalizmin ektiğini biçeceğini anlatan filmin Marksist bir duruşa sahip olduğu söylenebilir. Ama yine de bir komünizm güzellemesi olduğunu söylemek güçtür. İronik bir şekilde dalga geçilen elbetteki Amerika Birleşik Devletleri'nin sistemidir. Fakat zaman zaman “Kızıllar”a da dokundurulduğu gözden kaçırılmamalı. Özellikle Rus Köylü'nün Mr. Freedom ile olan ilişkisi, Sovyet Rusya ile ABD arasındaki ilişkinin bir özeti gibi adeta. Entrikalar, karşılıklı tuzaklar, iki tarafında aslında birbirlerinden daha iyi olmadığını gösteriyor.
Zaten Mr. Freedom'ın yenilişinin arkasında Rus Köylü'nün olduğunu söylemek de zordur. Mr. Freedom'ın yenişilinin sebebi Kızıl Marie'nin ölümüdür. Kızıl Marie, aslında verilen kurbandır. Simgeleştirilir ve Mr. Freedom'a karşı silah olarak kullanılır.
Amerika'nın simgesi Mr. Freedom'ın her zaman üç renk giyinen grubuna karşılık, her zaman tek bir renk giyen Kızıllar vardır. Kostümlerin, oyunculuğun, seslendirmedeki amatörlüğün, filmin renklerinin son derece abartılı olarak kullanıldığı bu filmde bütün bu öğeler Hollywood ve televizyonun bir eleştirisi. Film Amerika'nın dış politikasının medya sektörüne ne kadar işlediğinin ve insanların beyninin yıkanması için nasıl kullanıldığının bir göstergesi. Ama aslında bütün o Amerikan hayatının güzellemesini yapan filmlerinin (çocuk filmlerinden, yetişkinler için yapılan ataerkil aksiyon filmlerine) altında yatan vahşet sergileniyor filmde.
Mutlu aile tablosunun arkasından sızıp gelen kanlı bir hançeri fark etmemizi istiyor William Klein. Başta da söylediğim gibi, bunun için ABD'nin silahını kullanıyor, kendi endüstrisini, kendi beyin yıkama aracını. Üstelik onun yarattığı bütün değerleri kullanıyor. Sadece bunları gizleyen süslemeleri kaldırarak. Filmde kadın vücudunun metalaştırılması, silahların konuşması, erkek egemenliğinin her yerde kendini göstermesi, klasik Amerikan bakış açısını gözümüze sokuyor.
Aslında Mr. Freedom da bir Hollywood gişe filminden beklenecek olan her şey var. Öte yandan bir filmden isteyeceğiniz en son şeyler de onda. İkisi mükemmel bir karışım yaratıyor. Bu gerçekdışı film, korkutucu bir gerçeklik kazanıyor. Beynimize çözülmesi zor bir soru yerleştiriyor: “Tekrar mı ediyor her şey, yoksa aslında tekrar edicek kadar bile değişim yaşayamıyor muyuz?”. Doğanın kanunun değişim olduğunu aklınıza geldiğindeyse daha korkunç bir şey fark ediyorsunuz: İnsanlar, her şeyi daha hızlı ve daha kolay hale getirmeyi değişim sanmakta. Çözümse hla üretilememiş. Dertlerimiz 40 yılı aşkın süredir değişmemiş. İnsanlık yerinde saymakta...

Thursday, August 16, 2007

Venus in Furs

(...)
"Size sitem etmek niyetinde değilim. Siz gerçekten tanrısal bir kadınsınız, ama her şeyden önce bir kadın, aşkta bütün kadınlar gibi acımasız..."
"Siz, sevişmenin tadını çıkarmaya ve saf aşka acımasızlık diyorsunuz. Kadın sevildiği her yerde kendini verir, kadın hoşlandığı her şeyi sever."
Bu sert karşılığı üzerine ona sordum:
"Seven erkek için sevdiğinin sadakatsizliği kadar büyük bir zulüm olur mu?"
"Bizler sevdiğimiz sürece sadık kalırız. Sizlerse, kadının aşk söndükten sonra da sadık kalmasını, hoşlanmadan da kendisini vermesini istersiniz. Şu halde asıl acımasız davranan hangisi: kadın mı erkek mi? Hele siz kuzeyliler, aşkı aşırı derecede ciddiye alıyorsunuz. Hoşlanmanın söz konusu olacağı yerde, siz ödevden söz ediyorsunuz."
"Öyle madam, bu bakımdan duygularımız saygıya ve erdeme dayanır, bizler sürekli ilişkilerden yanayızdır."
"Hadi hadi, yine de kafirlik özlemi iliklerinize sinmiştir, ta sonsuz geçmişten beri. Bugünün erkekleri, akıl çağının çocukları sizler için, eksiksiz sevinç ve tanrısal huzur olan aşkın hiç değeri yoktur. Sizce bir afettir bu. Doğal davranalım derken kabalaşıverirsiniz. Doğa sizin gözünüzde düşmandır. Yunan'ın güler yüzlü tanrıları olan bizlerden şeytanlar yarattınız, beni de şeytansal bir yaratık sayıp işin içinden çıktınız. Beni afaroz edip lanetleyebilirsiniz, ya da mihrabımın önünde kendinizi kurban edebilirsiniz. Eğer içinizden biri küstahlığı daha ileri götürür de benim kızıl dudaklarımı öpmeye kalkışırsa, onun tövbe paçavraları içinde yalınayak Roma'nın yolunu tutması ve orada, lanetlenmiş ağacın yeşermesini beklemesi gerekecektir, benim ayağımın bastığı yerde güller biterken...Menekşeler, kokulu mersinler biterken... Fakat bu güzel kokular size göre değildir; siz burada sisleriniz ve Hristiyanlığın günlük tütsüleri içinde uyuşup kalın. Bırakın, bizim dünyamız, bizim kafir dünyamız lavlar ve yıkıntılar altında kalsın. Eşelemeyin o dünyayı. Pompei sizin için kurulmadı; köşklerimiz, hamamlarımız, tapınaklarımız sizin için yapılmadı. Tanrılara ihtiyacınız yok. Bizim burda sizin yurdunuzda yazgımız soğuktan ölmek"
Mermer yaratık öksürdü ve omzundaki samur kaplama pelerinini düzeltti. Verdiği Klasizim dersi için ona teşekkür ettim:
"Ama" dedim "şunu yadsıyamazsınız ki sizin sakin ve güneşli dünyanızda olsun, bizim sislerimiz içinde olsun, kadınla erkek arasında derin bir düşmanlık vardır. Aşk onları bir kaç dakika için tek bir düşüncede, tek bir duyguda, tek bir iradede birleştirir ama bu hemen sonra onların birbirlerinden daha çok uzaklaşmaları içindir. Siz benden iyi bilirsiniz ki kendi yasalarını başkalarına geçiremeyenler enselerinde başkalarının çizmelerini hissetmekte gecikmezler."
"Ve kural ille de bu çizmelerin kadın çizmesi olmasını mı gerektiriyor?"
Venus Sultan bunu acı bir alayla sormuştu.
"Kendimi aldatmayayım, öyle, evet."
"Demek ki şimdi siz benim kölemsiniz ve ben sizi, acımasız, ayaklarımın altına alabilirim."
"Madam..."
"Beni hala tanıyamadınız. Açıkça ve sizin hoşunuza giden sözcüğü kullanarak söyleyeyim; ben acıma nedir bilmem. Hem böyle olmaya da hakkım yok mu? Erkek dediğiniz ister; kadın da onun istediği şeydir; işte kadının avantajı burda. Doğa erkeği bu tutkusuyla kadının eline düşürmüştür. Ama kadın onu kendine köle, oyuncak ve eğlence yapmayı nihayet onu kahkahalar atarak aldatmayı akıl edemiyor."
"Ne biçim ilkeleriniz var..."
"Bu ilkeler bin yıllık deneyimlere dayanır." Karanlık kürkü içinde beyaz parmakları ile oynayarak sürdürdü konuşmasını. "Kadın ne kadar yumuşak başlı olursa, erkek de o kadar çabuk kendini toplar ve tiran kesilir. Öte yandan kadın ne kadar acımasız davranır ve aldatırsa, erkeği ne kadar hor kullanırsa, onu parmağının ucunda oynatırsa, erkeğin iştahını o kadar biler , o kadar onun sevgilisi ve putu olur." (...)

Leopold von Sacher-Masoch


Bence şiir ve şeytanlık oldum olası, kadında özümlenmiştir.



Friday, August 10, 2007

Ben Dijital Bir Dünyada Yaşayan Analog Bir Kızım

Gerçek olan şeylere inanabilirim, gerçek olmayan şeylere inanabilirim. Hiç kimsenin doğru olup olmadığını bilmediği şeylere inanabilirim. Noel Baba'ya, Paskalya Tavşanı'na, Marilyn Monroe'ya, Beatles'a, Elvis'e, Bay Ed'e inanabilirim - insanların mükemmeleştirilebileceğine, bilginin sınırsız olduğuna, dünyanın gizli bankacılık kartelleri tarafından yönetildiğine inanıyorum; dünyanın düzenli aralıklarla, iyileri buruşuk suratlı makilere, kötüleri sakat sığırlara benzeyen, suyumuzu ve kadınlarımızı isteyen uzaylı yaratıklar tarafından ziyaret edildiğine inanıyorum. Geleceğin sıçtığına inanıyorum, geleceğin sarsıntıda olduğuna inanıyorum. Bir gün Beyaz Buffalo kadının geleceğine ve herkesin kıçına tekmeyi basacağına inanıyorum. Bütün erkeklerin, sadece hızlı büyümüş, büyük iletişim sorunları olan çocuklar olduğuna, Amerika'da iyi seksin reddiyle eyaletten eyalete drive-in sinemaların reddinin çakıştığına inanıyorum. Bütün politikacıların kişiliksiz hırsızlar olduğuna ve de alternatiflerinden daha iyi olduklarına inanıyorum. Büyük kişiler geldiklerinde, Kaliforniya'nın denize batarken Florida'nın çılgınlık, timsahlar ve zehirli atıklar içinde eriyip kaybolacağına inanıyorum. Antibakteriyal sabunun pislik ve hastalığa karşı olan bağışıklığımızı yok ettiğine ve bundan dolayı hepimizn Dünyalar Savaşı'ndaki Marslılar gibi sıradan bir nezleden yok olacağımıza inanıyorum. Geçen yüzyılın en büyük şairlerinin Edith Sitwell ve Don Marquis olduğuna, yeşim taşının ejderha gözyaşı olduğuna ve binlerce yıl önceki yaşamımda tek kollu bir Sibirya Şamanı olduğuma inanıyorum. İnsanlığın kaderinin yıldızlarda bulunduğuna inanıyorum. Şekerlerin tadının çocukken daha iyi olduğuna, yabanarısının aerodinamik olarak uçmasının imkansız olduğuna, ışığın bir dalga ve parçacık olduğuna, bir yerde aynı anda ölü ve canlı bir kedi olduğuna (bununla beraber onu beslemek için kutuyu açmazlarsa sonunda iki farklı türlü ölü olacağına), evrende evrenin kendisinden trilyonlarca yıl daha yaşlı yıldızlar olduğuna inanıyorum. Benimle ilgilenen, benim için endişelenen ve yaptığım her şeyi izleyen kişisel bir tanrıya inanıyorum. Evreni harekete geçirdikten sonra kız arkadaşıyla takılmaya giden ve benim hayatta olduğumu bile bilmeyen kişiliksiz bir tanrı olduğuna inanıyorum. Rastlantısal kaos, geri plandaki gürültü ve saf kör tahilten oluşmuş boş ve tanrısız bir evrene inanıyorum. Seksin abartıldığını iddia edenin henüz onu doğru dürüst yapmadığına inanıyorum. Neler olduğunu bildiğini iddia edenin küçük şeyler hakkında da yalan söyleyebileceğine inanıyorum. Kesin dürüstlüğe ve hassas palavralara inanıyorum. Kadının seçmeye hakkı olduğuna, bebeğin yaşamaya hakkı olduğuna, bütün insanların yaşamı kutsalken eğer yasal sisteme tam olarak güvenebiliyorsan, ölüm cezasında hiçbir sorun olmadığına ve gerizekalıların dışında yasal sisteme hiç kimsenin asla güvenmediğine inanıyorum. Hayatın bir oyun olduğuna, hayatın kötü bir şakadan ibaret olduğuna, hayatın yaşarken başınıza gelenler olduğuna ve sırtüstü yatıp onun keyfini çıkarabileceğinize inanıyorum.

samantha
amerikan tanrıları - neil gaiman